Home
Video
Uçak hobilerimiz
Müzik dinle
Eğlence ve Oyun
Çeşitli konular
Satanizme dikkat...
Ölüm Anında Neler...
İlkel Televizyonlar
Aya Gidildi mi?
Yıldırım gibi Şimşek
Renk Özellikleri
Fotoğraf Çekimi
Tek Hücreden İnsana
Masonluk Nedir
Deyyusu Ekber
Yobazlık
Gerçek Aydın Kimdir
Area 51
Dr. Mehmet Öz
Çocuklarda Cinsellik
Tarla Figürleri
Ateşli Silahlar
 Dia Show Silahlar
Silah Resimleri
Tüfekler
Tabancalar Tüfekler
Dünya
Türkiye
Magazin
Ekonomi
Otomobiller
Toplum ve Yaşam
Kültür
Sanat
Bilim ve teknoloji
Site hakkında
Bize ulaşmak
Konuk defteri
      

 

 

 

 

 

         
ölüm anında hissedilen duygu ve acı...

Ölümü, bir insanın tadabileceği yada yaşayabileceği en büyük (acılardan) biri olarak düşünürsek, hiç bir zaman nasıl birşey olduğunu tam anlamıyla kavramak münkün değildir. Şimdiye kadar, kısa bir süre için ölüp sonra dirilerek insanlar arasına dönen ve neler görüp neler hissettiğini anlatan çok sayıda insan, ölümle ilgili neler gördüklerini, daha doğrusu yaşadıklarını bilim dünyasıyla paylaşmışlardır... bunların arasında yaşlı yada genç, kadın veya erkek, hatta 5-6 yaşlarında çocuklar bile var... ancak tamamen ölüp birkaç gün sonra tekrar dirilen, hayata dönünce neler görüp, neler hissettiğini anlatan hiç kimse olmamıştır... bu nedenle ölümün nasıl bir durum olduğunu, bir insanın ölüm anında neler hissettiğini tam olarak bilmemize teknik olarak imkan yoktur.

Ancak batı üniversite'lerinde ölüm konusunda yapılan ciddi araştırmalar, ölüme yaklaşma anında yani ruhun bedeni terketme safhası olan 'dezenkarnasyon' safhasında, söylenenlerin aksine farklı şeylerin yaşandığı, hatta çok güzel ortamların görüldüğünü ortaya koymuştur: bunlara genelde 'ölüme yakın deneyimler', yada ölümün eşiğinden dönme ortamları denir... bilin dünyasında "Near Death Experience" adı verilen, yani tıp anlamında kalbi ve beyin fonksyonları durup daha sonra tekrar hayata dönen insanların geçirdiği tecrübelere verilen isimdir. Ancak insana hayatını veren ve zamanı gelince geri alan Allah, ölümün nasıl gerçekleştiğini kutsal kitabımızda bizlere açık ve net bir şekilde bildirmiştir. Bu nedenle, ölümün nasıl gerçekleştiğini, ölmekte olan bir insanın gerçekte neler yaşayıp, neler hissettiğini ancak Kuran'dan öğrenebiliriz.

Biz yinede bazı realitelere dayanarak ölüm anında neler oluyor sorusunu: Hem bilimsel, hemde kutsal kitabımızın bizlere bildirdiği kaynaklara göre cevaplamaya çalışacağız... önce tıppı açıdan tespit edilen ölümlerin tanımlanması yapalım, daha sonra ölmek üzere olan bir insan neler hissediyor sorusuna geçelim...

Klinik ölüm: bu tür ölümler kalp ve solunum durması ile başlar... vücudun hiçbir yerinden nabız hissedilemez, gözdeki bütün refleksler kaybolur, kalp sesleri işitilmez, elektro kardriyogramda düz bir çizgi görülür ki, ölüm teşhisi yöntemlerinin en doğru sonuç vereni budur. Kan dolaşımının durduğu da çeşitli deneylerle tespit edilebilir... klinik ölümlere bazen formatik ölüm de denebilir.

Biolojik ölüm: bu da ölümün ikinci safhası... yani beyinde ve vücutta tüm hücrelerin ölümü veya moleküler ölüm dönemidir. Bu safhada kişinin hayat tekrar dönmesi mümkün değildir.

Ölümden evvel, kısa veya uzun olmak üzere agoni ismi verilen bir can çekişme devresi söz konusudur. Bu devre, müzmin hastalıklarda uzun, ani ölümlerde ise kısa olur. Bu devrede, dolaşım ve solunum sistemlerinde iyileşmesi mümkün olmayan değişiklikler meydana gelir. Agoni devresi birkaç dakikadan, birkaç güne kadar uzayabilir. Bu devredeki bir şahıs, tam olarak sessizlik ve hareketsizlik içinde bulunur, dış uyarılara karşı tepki çok azalmış veya kaybolmuştur. Bütün sistemlerin çalışması bozulmuştur. Bazen, bozukluklar düzelir gibi olur, şahıs kendini çok iyi hissettiğini bile söyleyebilir. Bu durum, ölüm öncesi görülebilen geçici bir iyilik halidir. İlk önce görme, son olarak işitme duyusu kaybolur. Gözler yukarı ve dışa tavana bakıyormuş gibi bir hal alır, gözbebekleri genişler. Göz akı ve göz kenarlarında yapışkan bir sıvı toplanır. Göz parlaklığını kaybeder, arkaya doğru çöker. Refleksler ortadan kalkar. Alından soğuk iri taneli terle birlikte son bir gözyaşı damlası gelebilir.

Klinik ölümlerde yapılan araştırmalara göre ölmekte olan bir insanın neler yaşadıkları:

Ancak bu araştırmalar spiritüalizm görüşler ile zaman zaman desteklenmektedir, bu da ruhun bedenini terketme safhası olan dezenkarnasyon terimiyle ifade edilir ve “ruh ile fiziksel beden arasındaki ilişkinin kesin olarak kesilmesi” şeklinde tanımlanır. Fakat buradaki “etten ayrılma” ifadesi vücudun içinden çıkıp gitmek anlamında değil, ruhun vücut üzerindeki hakimiyetini durdurması, vücudu etki altında tutmayı bırakması anlamında kullanılır: çünkü madde dışı bir varlık olan ruh için, mekanla ilgili olan girmek ve çıkmak fiilleri kullanılamaz.

İnsanoğlu için, özellikle ölüm anı... insanoğlunun "ölümden sonraki hayat" konusuna karşı duyduğu merakı sebebiyle ilgi çekici bir konu olmuştur... buna karşılık gerçek deneyimlerle spekülasyon ve şehir efsaneleri çoğu yerlerde birbirine karışmış olmakla beraber, gelişen tıp ve teknolojinin de yardımı ile konu üzerinde son derece ciddi araştırmalar da yapılmaktadır. Dünyanın bir çok ülkesinden bilim adamları, ve tıp dünyasının önemli isimleri bir araya gelerek: 'International Association for Near-Death Studies' ismi verilen (IANDS, Uluslararası yakın ölüm çalışmaları topluluğu) adında bir örgütü oluşturdular, bu kuruluş ölüm ve ölüme yakınlaşma deneyimi yaşamış insanları bir araya getirmek ve bilimsel araştırmaları destekleyici güvenilir bilgiler bulmak gibi, bir misyon ile gerçekleşmiş olaylar üzerinde araştırmalar yapmaktadır. Bu sadece kısa süre ölenler için böyledir diyoruz... gerçek ölümlerde neler yaşandığını sayfamızda konu ilerledikçe anlatacağız...

Kısa bir süre ölüpte sonra dirilen binlerce insanın anlattıkları, ölümden sonra yeni bir yaşamın var olduğuna dair bir kanıt olarak bilim adamları tarafından doğal bir olgu olarak kabul edilmektedir: ölüm anı kimilerine göre anlatılması zor bir deneyim olmakla beraber... bazıları için çok güzel bir ışık tüneli... kimileri de, daha önce ölen eşlerini, annesini, babasını yada akrabalarını görmektedir. Araştırmaya katılan hemen herkes ölüm anını son derece mutlu edici, güzel ve neşeli olarak açıklıyor.

Onlar için, ışık tüneli sonunda sıcak bir sevgi ortamı hissedilmeye başlarken... güzel kokular, renga renk çiçeklerle bezenmiş dereler, tepeler, dağlar, taşlar... ayrıca sıcak bir duygu, kabul edilir bir ortam, konuşulduğu gibi, tekrar hayata dönmeyi aratmayan bir ortamın hakim olduğu... ölüm anında negatif deneyimli olanlarda bile hoş bir manzaranın mutlaka hakim olduğu vurgulanıyor. Üstelik bu insanların bir çoğu herhangi bir inanca mensup değiller. Değişik meslek dalında görev alıpta maddi ve manevi farklılıkları olan, dünyanın dört bir köşesinden farklı insanların katıldığı araştırmada söylelenleri aslında birkaç katagoride sıralamak mümkün: huzur ortamı... sonsuzluk... ve sevgi...

- Anlatılan deneyimler bir rüya değil tam tersine gerçekte yaşananlar gibi, özellikle zaman kavramı burada hiç rol oynamıyor... kalp krizinden ölüpte 40 dakika bütün fonksyonlarını yitiren tamamen görme engelli bir hasta, öldükten sonra gördüğü manzarayı en ince detaylarına kadar anlatıyor: ''hayatında renk nedir bilmeyen bir görme engelliyim... tamamen kör olarak dünyaya geldim, 42 yaşındayım... ruhum bedenimden ayrıldığında hiç acı duymadım... bedenimden ayrılan ruh tavana doğru çekilmeye başladığında yatağımın etrafında 4 tane doktor vardı... ikisi gözlüklü idi... ben ölünce telaşa kapıldılar... aslında bir ara gülecek oldum... onlar sanki, benim işe yaramaz boş bedenimi everip çevirip cana getirmek istiyorlardı... birde kocaman aletleri devreye soktular... doktorun telaşı çok tuhafıma gitti... ben güzel kokulu semalara çekilirken, sanki o beni kıskanıyorda ruhumu tekrar o zavallı bedene sokmak istiyordu... bir ara bağırdım ama duymadılar... ne uğrşıyorsunuz dedim, epey bir yolculuktan sonra ruhumu o kör bedende tekrar hissedince çok canım sıkılmıştı... uyandığımda oda'daki masanın, sandalye'nin şeklini, duvardaki asılı kağıtların, afişlerin rengini onlara tarif edince çok şaşırmışlardı... doktor bana sema'da kısa bir yolculuk yaptığımı ancak biolojik ölmediğimi anlattı, 40 dakika içinde zaman zaman kalbimin atmadığını anlatınca anladım ki kısa süreliğine ölümüşüm... ama şimdi orayı çok özlüyorum... ölümden korkmuyorum artık''.

- Anlatılan deneyimden anlıyoruz ki... müstakil yada kendi kendini koruma konusunda ruh ile vücudun ayrışımı, kendi vücudu da dahil olmak üzere ruhun dolaştığı bölge ile idrak edilebilir. O noktada dış dünya ile İletişim 'mümkün değildir. Bazı raporlarda ruh ayrıldıktan sonra cesetlerin ağırlığı konusundaki ince detaylar gizli tutulur. Ancak ruh bedenden ayrıldıktan sonra cesette 21 gram eksilme olduğu kesin delillerle kanıtlanmıştır... bazı hastalarda bu: ortalama 19 yada 23 gram dır.

- Bazen de görülen parlak ışığı bir tünel veya helezon ile benzetme yapanlar vardır... kimileri için ışık bir umut, yada sevgiyi ifade eden dolu bir kaynaktan geliyor gibi, ama tanımı zor olsa bile, bir veya daha fazla deneyimleri olan kişilerde dini veya başka anlamlı olarak algılanabilir.

- Bazende filim şeridi gibi hayatının önemli kesitlerini çok kısa sürede tekrar izleyenler vardır... bu kapsamlı bir geçmişi olan bir insanın yaşamını denetlemesi yada hayatında yaptıkları, ölüm sonrası ona neler getireceği anlamında sevgi ve ışık tecrübesi olarak ifade edilir.

- Daha önce ölen sevdikleri ile buluşması yada karşılaşma ortamları görmek... hatta onlarla iletişim kurmak.

- Kısa süre için ölenlere bir takım görevlerin verilmesi... bu görevler yerine getirilmediği taktirde onları rahatsız eden başka bir ortama tekrar çağrılması... özellikle görev verilme konusu yaklaşık 2500 kişide hep benzerlik taşımaktadır. Çeşitli dillerde anlatılan ölüm deneyimlerinde farklı insanlarda farklı ayrıntılar olmasına rağmen, görev yerine getirme konusunda en dikkat çekici nokta daha önce kaybettikleri akrabaları tarafından görevlendirilmesidir.

- Araştırmaya katılan insanların anlattıkları arasında en dikkat çekici nokta ise... onlar istemedikleri halde ruhlarının vücütlarına tekrar girmesi... bundan son derece rahatsız olupta hayal kırıklığı yaşayanlar, ölümü dört gözle bekleyenler arasında yer alıyor... hatta onlara söylenen bir de önemli mesaj var: ''sakın ölmeye kalkışma... eğer bir an evvel buraya gelmek için kendin ölmeye kalkışırsan burayı hiç bir zaman daha göremezsin... ona göre''...

- Bazen de bu onlar için bir güvensizlik yaratmaktadır... acaba ikinci ölümümde tekrar orayı görebilirmiyim... yoksa bu bir rüya'mıydı şeklinde... ayrıca çevresiyle paylaştıkları bu ölüm tecrübesi, onlar için bazen yanlış anlamalara yol açmaktadır... bu sebeple söylelenler kendi ruh sağlığı, utanç ve yalnızlık konusunda şüphelere yol açabilir.

Spiritüalist görüşe göre, her ölüm aynı zamanda bir doğumdur: çünkü fiziksel bedenini terk etmek spatyumda doğmak demektir. Ruh’un amaç ve etki sahibi, şuurlu ve madde-dışı bir varlık olduğunu kabul eden pek çok düşünür, deneysel spiritüalistler gibi, dünya yaşamını geçici bir rüya, ölüm olayını ise rüyanın bitmesiyle uyanma ve ruhun asli vatanına dönüşü olarak yorumlamıştır. Spiritüalist görüşe göre, ölüm aşama aşama gerçekleşen bir olay olup, can çekişmesi sırasında insan maddi belirtiler bakımından ölmüş sayılmasa da, ruh maddeden kısmen kurtulmuş durumdadır, yani spatyuma geçişi başlamış durumdadır. Ruh bu sırada adeta iki alemde yaşıyor gibidir. Bu durum, ruh ve beden ilişkisinin gevşediği hipnozdaki üç aşamayı andırır: Ölenin “teşevvüş” adı verilen bocalama hali hipnozdaki telkin aşamasına, öldükten sonraki uyuşukluk hali hipnozdaki katalepsi aşamasına, spatyumdaki lüsidite hali de hipnozdaki somnambül aşamasına benzer.

Normal ölüm acısına gelince, bu doğrudan doğruya ruhun kendisine sirayet ettiği için, acısı hiçbirşeye benzemez... bütün sinirlerden, damarlardan, adale, ve organlardan çıkarılan ruhun duyduğu acı: yüzlerce kılıç yarasından, testere ile biçilmekten, makaslarla doğranmaktan daha ağırdır. Ölüm anında kulun bunca acı karşısında feryadı figan etmemesinin sebebi, ölüm acısının onun her tarafını kaplamış olup kendisinde imdat isteyecek derman bırakmamasındandır. Ölüm anında dehşetten dolayı aklı karışır, dili tutulur, azaları dermandan düşer. Bu yüzden inlemeyi, yardım dilemeyi çok istediği halde isteyemez, bunu yapması imkansızdır. Tabancayla vurulan bir kişide örneğin çok rastlanır bunlara... kurşun kalbine yada kafasına isabet eder etmez, kişi yerde yığılır kalır, bu esnadaki ölümler 20 saniye ile üç beş dakika sörebilir. Bu normal can vermede bile aynen böyledir... eğer biraz dermanı varsa, canı çıkarken göğüs ve boğazında hırıltıya benzer sesler çıkarır. Rengi, asıl yaratıldığı toprağın rengine dönüşür. Göz kapakları açık olduğu halde tavana dikilir. Dudaklar sarkar ve dil içeri çekilir. Acı içine ve dışına yayılır... özellikle alın kısmında birkaç kez titreme oluşur... kalpten ölenlerin bazen her tarafı mosmor kesilir. Önce ayaklar sonra diz ve kollarda vücut ısısı azalır. Ayrıca uzun süre hasta yatanlar için ölüm sarhoşluğu vardır... bu 8-10 saat sürebilir hatta kimilerinde 24 saat sürebilir... ölüm sarhoşluğu yaşayanlar sürekli sağ tarafa yatmayı tercih ederler... onlar için hayatların en güzel uyku anı işte ölüm sarhoşluğu anıdır... sürekli uykuya dalar tekrar uyanırlar... şuurları bazen kaybolur bazen geri gelir... bu ölümlerin en güzelidir aslında.  

Ancak bir birinden çok farklı ölüm yada can çekişme safhaları vardır... bir trafik kazasında can verenle hasta yatağında aylarca dermandan düşen kişinin can çekişmesi aynı olmayabilir... ama neticede ölüm nasıl olursa olsun müthiş bir acı çekme safhası neredeyse kesindir... böylece can boğaza gelinceye kadar acılar üstüne acılar eklenir. Her azanın, her parçanın ölüşünde elem üstüne elem, acı üstüne acı vardır. Can boğaza dayandığı zaman, işte o zaman. Kul bütün dünyalıktan gözünü çeker, kimseye bakmaz olur... Artık tövbe kapısıda kapanmıştır. O anda kendisiyle sadece hasret ve pişmanlık kalır… öncelikle, bazı ayetlerde ölüm anında, ölecek kişi tarafından görülen, fakat diğer insanlar tarafından gözlemlenemeyen olaylar yaşandığı kutsal kitabımızdan bize haber verilir.

Vakıa Suresi'nde şöyle buyrulmaktadır: Hele can boğaza gelip dayandığında, siz sadece bakıp durursunuz... Biz ona sizden daha yakınız... ancak göremezsiniz. Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin: Allah bunlarla, ancak onları dünyada azablandırmak ve canlarının onlar inkar içindeyken zorluk içinde çıkmasını istiyor. Buna karşın, müminlerin ölümü ise "güzellikle" olur: ki melekler, güzellikle canlarını aldıklarında: "Selam size" derler. "Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere cennete girin." İşte bu ayetlerde bize ölüm hakkında çok önemli ve değişmez gerçekler haber verilir: Ölüm anında, ölen kişinin yaşadıkları ile dışarıda onu izleyen kişilerin gördükleri şeyler çok farklıdır.

Örneğin... rahmetli babam ruhunu teslim etmeden saatler önce yanındaydım... ölmeden bir gün önce sürekli dalıyor tekrar uyanıyordu... ve ara ara Allah'ım şükürler olsun sana diyordu... bu sözleri aralıklarla hep böyle tekrarladı... ölümünden 6 saat önce bir ara sordum: baba şu anda ne hissediyorsun dedim... sözümü anladığı helde cevap vermek istemedi... bir ara elini başıma koyduğumda ne var oğlum dedi... şuuru sürekli gelip gidiyordu... ama yinede öleceğini çok iyi bildiği halde son derece cesur ve inançlı bir bekleyiş vardı üstelik... kendisi hacca gitmişti... ordan getirdiği zemzem suyundan vermek istedim, biraz içti ama yutamadı... başında sürekli kuran okunuyordu... sürekli sağa doğru yatmak istiyordu... gece saat bir de boğazındaki hırıltı artmaya başladı... oysa bir kaç saat önce içirdiğim zemzem suyunun bir kısmı boğazında kalmıştı... son saatlerde hırıltı çoğalınca boğazında biriken suyu ince plastik bir boruyla çektim... biraz azaldı... anlında küçük terlemeler oluşmasına rağmen... elleri ayakları buz gibi olmuştu...

Babam sağlığında hep şunu söylerdi...'' ölecek kişinin gözleri tavana çekilmisse... özellikle alnında şiddetli titremeler başlıyorsa, bilinki o kşinin ölümü 10 dakika sürmez"... bu sözleri hep hatırımda kaldığı için sürekli alnını gözetliyordum... gece saat 03:40 sularında, aynen söylediği gibi alnın kısmında adeta şimşek çakar gibi gidip gelmler oldu... ve saate baktım... bir yandan da gözümü ayırmıyordum hiç yüzünden... saat 03:50'de boyun ve gırtlak kısmındaki gördüğüm kas gerilmelerini tarif edemem... adeta yüz tonluk bir ağırlık gidip geliyordu babamın gırtlak kısmında... iki iç defa böyle devam etti ve solunum durdu... işte o sırada can çekiştirdiğini resmen gözetliyordum... duran nefes bir dakika sonra tekrar devam etti ve arkasında en son nefes üflendi. Allah rahmet eylesin ve mekanı cennet olsun canım babamın. Babamın vefatı o ana kadar izlediğim canlı ölümlerden bir tanesiydi. Daha sonra internet ortamlarından tesadüfen çok sayıda ölüm anı ve can çekiştirme görüntüleri izledim... dikkatli bakılacak olursa hiç birinin can çekişmesi öbürüne benzemiyor... izlediğim ölümlerde çekilen acıların insan hayatıyla orantılı olduğuna biraz daha kanaat getirdiğimi söyleyebilirim...

Hayatı boyunca iflah olmamış azılı bir inkarcı, dışarıdan bakıldığında, uykusu sırasında ölmüş gibi algılanabilir... oysa o anda başka bir boyuta geçen ruhu, büyük acılar içinde ölümü tadmaktadır. Yada tam tersine, acı çektiği sanılan bir müminin ruhu, ayette de bildirildiği gibi bedeninden, melekler tarafından "güzellikle" ayrılır... öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak peki?.. çünkü gerçekten onlar, Allah'ı gazablandıran kötü şeye uydular ve O'nu razı edecek şeyleri çirkin karşıladılar... bundan dolayı Allah, onların iyi amellerini boşa çıkardı.

Dışarıdan Görünen Ölüm,

Kuran'a baktığımızda ise oldukça önemli bir gerçekle karşılaşırız... çünkü Kuran'da haber verilen ve tarif edilen ölüm, "tıbbi ölüm"den, yani diğer insanlar tarafından gözlemlenen ölümden çok farklıdır. Bir başka ayette, bu "gözlemlenemeyen olayların inkarcılar için bir zorluk anı olduğundan bahsedilir: Dışarıdan ölümü izleyen insanlar, yalnızca tıbbi ölümü bilirler, hayati fonksiyonları sona ermek üzere olan bir beden görürler. Ölen kimseyi seyredenler, ne onun yüzüne ve sırtına vurulduğunu, ne ayaklarının dolaştığını, ne de canının köprücük kemiğine dayandığını görürler. Bu görüntü ve hislerle yalnızca ölen kişinin ruhu muhatap olur. Oysa gerçek ölüm, dışarıda insanların göremeyeceği bir boyutta ölen kişi tarafından bütün yönleriyle "tadılmakta"dır. Bir başka deyişle, ölüm sırasında yaşanan olay, bir "boyut değişikliği"dir.

Ölüm anında ruh, bu dünyadaki insanların içinde yaşadıkları boyuttan ayrılırken, geride cansız bedenini bırakır. Deri değiştiren canlılar gibi, bu dünyadaki bedenini geride bırakır ve asıl hayatına doğru ilerler. Ancak geride kalan bedenin karşılaşacakları da ibret vericidir. Özellikle bu bedene hayattayken gereğinden fazla değer verenler için. Peki öldükten sonra bu bedenin başına neler geleceğini ayrıntılı olarak düşündünüz mü hiç?.. bir gün öleceğiz... belki hiç beklenmedik bir şekilde. Ekmek almak için bakkala giderken yolda bir araba kazası geçireceğiz. Yada amansız bir hastalık hayatımıza son verecek. Veya bir anda kalbimiz duracak. Bu andan itibaren de, bedenimizle hiçbir ilişkimiz kalmayacak. Hayat boyu "ben" dediğimiz ve sahiplendiğimiz o beden, sıradan bir et parçası haline gelecek. Ölümümüzle birlikte bedenimizi başka insanlar taşımaya başlayacaklar. Etrafta ağlayanlar olacak, "daha dün buradaydı", "dağ gibi adamdı" diyenler olacak. Sonra o bedeni alıp evin bir odasına, belki de morga koyacaklar, orada bir gece bekleyecek. Ertesi gün toprağa verme işlemleri başlayacak. Cansız bedeni alıp toparağa gömecekler.                                                                                                                                                 

Böylece ölümün sonraki boyutlarını tatmaya başlayacaksınız.

Ahiret ise daha hayırlı ve daha süreklidir. Bir başka ayette ise, "gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur denir. "Asıl hayat"ımız olan ahiret ile geçici bir yurt olan dünya arasında, perde kadar ince bir sınır vardır. Ölüm, işte bu perdeyi kaldırır. Ölümle birlikte bu dünya ve bedenle olan ilişki kesilecek, yepyeni bir yaratılışla sonsuz hayata başlangıç yapılacaktır. Ölümle birlikte başlayacak olan hayat gerçek hayattır. Eksiklik, kusur, geçicilik dünyaya ait kanunlardır. Gerçek kanunlar; kusursuzluk, ölümsüzlük, mükemmellik üzerine kuruludur. Bir başka deyişle, normal olan, bir çiçeğin hiç solmaması, bir insanın hiç kirlenmemesi, hiç yaşlanmaması, bir meyvenin hiç çürümemesidir. Asıl kanunlar, insanın her istediğinin anında gerçekleşmesini, insanın hiçbir acı ve hastalık yaşamamasını, hiçbir zaman üşümemesini, yada terlememesini gerektirir. Ancak asıl kanunlar, asıl hayatta; geçici kanunlar da geçici olan bu dünya hayatındadır. Asıl kanunların yurdu, yani ahiret ise çok yakındır. Allah dilediği an insanın buradaki yaşamına son verip, onu ahirete geçirebilir. Bu geçiş, bir göz açıp-kapaması kadar çabuk gerçekleşecektir. Rüyadan uyanmak gibi...

Ölümle birlikte sona erecek olan dünyanın, ahirete göre ne denli kısa olduğu Kuran'da şöyle anlatılır: Dedi ki: "Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün yada bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor." Dedi ki: "Yalnızca az bir zaman kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz," "Bizim, sizi boşbir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten Bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?.. Ölümle birlikte rüya sona ermiş ve gerçek yaşam başlamıştır. Yeryüzünde "bir gün yada bir günün birazı kadar", hatta "bir göz çarpması" kadar kalmış olan insan, yaptıklarının hesabını vermek üzere Allah'ın huzuruna çıkar. Eğer dünyada iken ölümü aklında tutmuş, Allah'a kavuşacağının bilincinde olarak yaşamış ise, kurtulmayı umacaktır. Kuran'da "kitabı sağ eline verilen" bu kişilerin şöyle diyeceği haber verilir:"... Alın kitabımı okuyun. Çünkü ben, gerçekten hesabıma kavuşacağımı sanmış anlamıştım." Şüphesiz, kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra, gerisin geri küfre dönenleri, şeytan kışkırtmışve uzun emellere kaptırmıştır. Şeytan Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan onlara bir aldanıştan başka bir şey vaat etmez. Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine vermekte olduğumuz mal ve çocuklarla, Biz onların hayırlarına koşuyoruz veya yardım ediyoruz? Hayır, onlar şuurunda değiller. Şu halde onların malları ve çocukları seni imrendirmesin; Allah bunlarla ancak onları dünya hayatında azaplandırmak ve canlarının onlar inkar içindeyken zorlukla çıkmasını ister.

Görmüyorlar mı ki, gerçekten onlar her yıl, bir veya iki defa belaya çarptırılıyorlar da sonra tevbe etmiyorlar ve öğüt alıp ders çıkarıp düşünmüyorlar. Gerçekten çoğu insan, sık sık tevbe etmesine, öğüt alıp düşünmesine vesile olacak belalarla karşılaşır. Bunlar, ayette bildirildiği gibi yılda bir kaç kez karşılaşılabilen büyük belalar yada günlük küçük sıkıntılar olabilir. İnsan kaza, sakatlanma ve ölümle sonuçlanan birçok olaya tanık olur. İnsana düşen, bu tip olayların kendi başına da gelebileceğini, her an kendi imtihanının da sona erebileceğini hatırlamak, hemen Allah'a sığınıp bütün samimiyeti ile bağışlanma dilemektir. Müminlerin gördükleri olaylardan aldıkları ders ve ibret kalıcı olur. Fakat, aynı olayların iman etmeyenler üzerindeki etkisi ve bunlara verdikleri tepki çok daha farklıdır. İnkarcılar kendilerinde uyandırdığı dehşet hissinin bir sonucu olarak ölümün gerçekliğini kabullenmeyerek yada unutmaya çalışarak kendilerini rahatlatmak için uğraşıp dururlar. Ancak bu yanıltıcı metodla kendilerine zarar vermekten öteye gidemezler. O küfre sapanlar, kendilerine tanıdığımız süreyi sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar, Biz onlara, ancak günahları daha da artsın diye süre vermekteyiz. Onlar için aşağılatıcı bir azap vardır.

Ölüm en yakınındaki kimseye isabet ettiğinde bile bu uyarıyı hiç üzerine almayan, bundan bir öğüt ve ders çıkaramayan gaflet içindeki insan, günün birinde kendisi ölümle karşı karşıya kalsa, içinde bulunduğu durumdan kurtulmak için bir anda dünyanın en ihlaslı insanı haline geliverir. Kuran'da bu psikoloji bir örnekle şöyle tasvir edilir: Karada ve denizde sizi gezdiren O'dur. Öyle ki siz gemide bulunduğunuz zaman, onlar da güzel bir rüzgarla onu yüzdürürlerken ve tam bununla sevinmektelerken, ona çılgınca bir rüzgar gelip çatar ve her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu dalgalarla gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O'na 'gönülden katıksız bağlılar muhlisler' olarak Allah'a dua etmeye başlarlar: "Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan, muhakkak Sana şükredenlerden olacağız." Ancak bu insanlar, Allah, kendilerini kurtardığında tekrar eski gafletlerine geri döner ve Allah'a verdikleri sözü unutarak, en ufak bir vicdani rahatsızlık duymadan sahtekarlık ve nankörlüklerini ortaya koyarlar. Ama Allah onları kurtarınca, hemen haksız yere, yeryüzünde taşkınlığa koyulurlar. Ey insanlar, sizin taşkınlığınız, ancak kendi aleyhinizedir; bu dünya hayatının geçici metaıdır. Sonra dönüşünüz Bizedir, Biz de yaptıklarınızı size haber vereceğiz. Bu psikolojideki insan, ümitsiz bir çabayla aynı sahtekarlığı ölüm esnasında da dener. Fakat kendisine tanınan süre artık sona ermiştir: Sonunda, onlardan birine ölüm geldiği zaman, der ki: "Rabbim, beni geri çevirin. Ki, geride bıraktığım dünyada salih amellerde bulunayım." Asla, gerçekten bu, yalnızca bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir.

Onların önlerinde, diriltilip kaldırılacakları güne kadar bir engel berzah vardır. İnkarcıların bu tutumunun Allah'ın huzurunda bile devam ettiğini görürüz. Bu durum ayetlerde şöyle haber verilir: Suçlu günahkarları, Rableri huzurunda başları öne eğilmiş olarak: "Rabbimiz, gördük ve işittik; şimdi bizi bir kere daha dünyaya geri çevir, salih bir amelde bulunalım, artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız" diye yalvaracakları zamanı bir görsen... Öyleyse bu azab gününüzle karşılaşmayı unutmanıza karşılık azabı tadın. Biz de sizi gerçekten unuttuk; yaptıklarınıza karşılık ebedi azabı tadın. Aynı sonuçsuz çırpınışların cehennemde de devam ettiğini haber veren bir ayet şöyledir: İçinde onlar şöyle çığlık atarlar: "Rabbimiz, bizi çıkar, yaptığımızdan başka salih bir amelde bulunalım." Size orda dünyada, öğüt alabilecek olanın öğüt alabileceği kadar ömür vermedik mi?.. Size uyaran da gelmişti. Öyleyse azabı tadın; artık zalimler için bir yardımcı yoktur. Sizden birinize ölüm gelip de: "Rabbim, beni yakın bir süreye ecele kadar geciktirsen ben de böylece sadaka versem ve salihlerden olsam" demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. Oysa Allah, kendi eceli gelmiş bulunan hiçbir kimseyi kesinlikle ertelemez. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Ölüme hazırlık yapmak bu dünya insanların eğitim yeridir. Allah insanlara dünyada çeşitli sorumluluklar yüklemiş ve onlara gözetmeleri gereken sınırları bildirmiştir. İnsan, bu sınırları gözettiği, emredilenleri yerine getirip, yasaklanan şeylerden sakındığı ölçüde ruhen olgunlaşır, aklı ve şuuru gelişir. Başına gelen olaylara

Kısaca bu dünyada Allah sonsuz kudret ve bilgisinin bir göstergesi olarak birçok güzellik, sanat ve harikalık ile çok çeşitli kusur ve eksiklikleri de aynı anda yaratmaktadır. Mükemmellik ve kalıcılık bu dünyanın kanununa aykırıdır. Gelişen teknoloji de dahil olmak üzere, insan aklının düşünebileceği hiçbir şey Allah'ın bu kanununu değiştiremeyecektir. Böylece insanlar bir yandan ahireti özleyip ona kavuşmak için çabalamalı ve Allah'a gereken şükür ve takdiri göstermelidirler. Bir yandan da bunların gerçek yerinin bu geçici dünya değil, eksik ve kusurlardan arındırılmışve müminler için hazırlanmışebedi cennet hayatı olduğunu anlamalıdırlar. Kuran'da, bu gerçek çok açık bir biçimde bildirilir:

İnsanların çoğunda "ölüm yaşamın bittiği andır" şeklinde eksik ve yetersiz bir inanış vardır... oysa biraz daha derin düşünülse ölümün diğer bir hayatın da başladığı an olduğu anlaşılacaktır. Bu eksik bakış açısı yüzünden, inkar edenler hedefledikleri herşeyi dünyadaki kısa sürenin içine sığdırmaya çalışırlar. Ahireti tanımayanların, bu dünyadan gözü kapalı bir şekilde sınır tanımadan yararlanmak istemelerinin sebebi de budur. Bunlar ölümle birlikte, herşeyden mahrum kalacakları endişesiyle, doğru yanlış ayrımı yapmadan yaşamaya, bu dünyadan maksimum derecede faydalanmaya, nefislerini tatmin etmeye çalışırlar. Önlerinde çok uzun yılların var olduğuna kendilerini inandırıp, uzun vadeli planlar peşinde koşarlar. Bu, şeytanın insanı aldatmak için kullandığı en klasik yöntemdir. Şeytanın inkarcılar üzerinde uygulamak istediği bu oyunu Allah Kuran'da şu ayetlerle haber verir:

Bu dünyada sonsuza dek yaşayacakmış gibi mal ve servet biriktiren inkarcılar, hayatlarını mal ve evlat çokluğu ile övünecekleri bir yarış haline getirirler. Bu sahte üstünlüğün verdiği gurura kapılarak ahiretten tamamen uzaklaşırlar. Ancak içinde bulundukları büyük yanılgının kendilerini nereye doğru yönlendirdiği, ayetlerle açıkça bildirilmiştir: Allah insana, imtihan için gönderildiği bu dünyada ölümü ve ahireti düşündürecek pek çok mesaj gönderir. Bir ayette, insana uyarı olsun diye verilen belalara dikkat çekilir: Çünkü Allah, "Onları adı konulmuşbir süreye kadar ertelemektedir" ve bu süre sandıklarının aksine aleyhlerine işlemektedir. Kuran'da şöyle buyrulur: Oysa bu sahtekarlıkları, kıyamet günü kendi aleyhlerine bir delil olacaktır. Ayetin devamında şöyle denir:

Ahiretteki bu ümitsiz çırpınışlar ve acı sonuç, hep insanın dünyanın gerçek amacını ve değerini takdir edemeyişinden kaynaklanır. İman etmemiş insan dünyadayken Allah'ın etrafında yarattığı hikmetli olaylardan ibret almaz, Allah'ın gönderdiği uyarıları dinlemez, vicdanını bastırarak anlamazlıktan, görmezlikten gelir, ölümü kendinden çok uzakta görür, Allah'ın rızası değil, nefsinin istekleri doğrultusunda hareket eder. Tüm bunlar, sonunda geri dönüşü olmayan ölüme hazırlıksız yakalanmaya ve yukarıdaki ayetlerde geçen umutsuz duruma düşmeye sebep olur. Bu nedenle ölüm gelip uyandırmadan gafletin derin uykusundan uyanmak gerekir. Çünkü ölüm anında uyanmak insana hiçbir fayda sağlamayacaktır. Allah bu durumdan insanları şöyle sakındırır:

Akıl sahibi olan her insanın yapması gereken, ölümden sürekli kaçmak değil onu her an hatırda tutmaktır. Ancak bu şekilde gerçek hedefinin bilincinde olarak hareket edebilir, nefsinin ve şeytanın kendisini bu geçici olan dünya hayatı ile aldatıp oyalamasına izin vermez. Her insan dünyada kendisine tanınan sürede başına gelen sayısız olayla sınanır ve bu imtihandaki başarısı oranında ebedi hayatında ceza veya mükafata kavuşur... hiç kimse kendi imtihanının ne zaman son bulacağını bilemez. Ölüm, Kuran’da bizlere bildirildiği gibi "süresi belirtilmiş bir yazıdır". Bu süre bazen uzun, bazen de kısadır. Aslında en uzun olarak tanımladığımız süre bile nadiren 70 yada 80 senenin üzerine çıkabilir. Bu nedenle, uzun yaşama hesapları yapmak yerine insan, Allah’a karşı sorumlu olduğunu ve hesap gününde bütün yaptıklarının hesabını vereceğini bilmelidir.

Ölüm Esnasında Kişiye Müstehab Olan Durumlar

Ölüm anında sakin olmak, ölüme hazırlıklı olmak kişi için güzeldir... dili için güzel olan şehadet getirmesidir. Kalbi için güzel olan Allah hakkında güzel zanlı olmasıdır. Surete gelince, Hz. Peygamber efendimizden şöyle rivayet ediliyor: Üç şey nezdinde ölüyü murakabe ediniz: Alnı terlediği, Gözyaşı döktüğü, İki dudağı kuruduğu zaman. Bu durum Allah'ın onun hakkında inmiş rahmetindedir. Boğulan bir kimse gibi hırıltı çıkardığı, rengi morlaştığı, dudakları pas bağladığında bu Allah'ın onun üzerine inen azabındandır. Dilin şehadet kelimesini söylemesi hayır alametidir. Ebu Said El Hudri, Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet eder:

Ölmek üzere olanlara La ilahe illâllah telkin edin...  çünkü La ilahe illallah kendisinden önce meydana gelen günahları yıkar...' Hz. Osman Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet eder: Kim Allah'tan başka ilah olmadığını bildiği halde ölürse cennete girer...  

Ebu Ubeyde dedi ki: 'Allah'ın hak olduğuna şahidlik ettiği halde... bu kelimeyi söylerse cennete girer'. Hz. Osman 'ölüme hazırlanana La ilahe illallah telkin ediniz... ölüm anında nefesleri La ilahe illallah ile sonuçlanan her kul için bu kelime cennet azığı olur' demiştir. Hz. Ömer (r.a) şöyle demiştir: 'ölmek üzere olan... yani sekeratta bulunan yakınlarınızın yanında hazır bulunun... onlara Allah'ı hatırlatın. Çünkü sizin görmediğinizi onlar görürler. Onlara La ilahe illallah telkin edin'... Ebu Hüreyre Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet eder: ölüm meleği, ölmek üzere olan bir kişinin yanına gelir, kalbine bakar... orada birşey bulamaz. Bunun üzerine iki çenesini açıp dilinin damağına yapışık olduğu halde La ilahe illallah dediğini görür. Bunun üzerine ihlas kelimesi mefhumu sayesinde o kimse bağışlanır. Telkin eden bir kimse için en uygunu, telkin hususunda fazla ısrar etmemektir.

Ancak, lütufkar davranmalıdır... çünkü çoğu kez hastanın dili dönmez hale gelir... dolayısıyla bu durum ona ağır olur ve bu da telkinden ürkmesine kelime-i tevhid'den hoşlanmamasına sebep olabilir. Bu hoşlanmamanın da kötü akibet sebebi olmasından korkulur. Bu kelimenin manası şudur: kişinin kalbinde Allah'tan başka hiçbir şey olmadığı halde ölmesi, hak bir olan Bir'den başka mahbubu olmaması, ölümle mahbubunun huzuruna varması, onun için en büyük nimet olur. Eğer kalp dünya ile meşgul, dünyaya mültefit, lezzetlerine ünsiyet verici, kelime-i şehadet de sadece dilde bulunup, kalp onun tahkikine intibak etmiyorsa, bu takdirde durum tehlikelidir. Çünkü sırf dil hareketi az fayda verir. Ancak yaradan kabul etmekle lütufta bulunursa o zaman mesele kalmaz.

Biz bunu ümit bahsinde zikretmiştik. Nitekim Allah hakkındaki Hüsn-i zan hususunda hadisler varid olmuştur. Vasile B. Eska bir hastanın yanıa vararak şöyle demiştir: 'Allah hakkındaki zannın nasıl olduğunu bana haber ver?..'Hasta' günahlarım beni gark edip helake yaklaştırdı. Fakat buna rağmen rabbimin rahmetini umarım' dedi. Bunu duyan Vasile sevincinden tekbir getirdi ve evdeki insanlar da onunla beraber tekbir getirdiler. Vasile dedi ki: Allahu Ekber.. Hz. Peygamber Allah Teala'dan şöyle nakletmişti: Ben kulumun zanni üzereyim. Bu bakımdan kulum benim hakkımda dilediğim zannetsin... Hz. Peygamber (s.a) ölüm halinde olan bir hastanın yanına varıp 'Kendini nasıl hissediyorsun?' dedi. Genç 'Allah'tan ümidimi kesmiyor ve günahımdan korkuyorum' dedi. Bunun üzerine...

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu: Böyle bir durumda bu iki haslet bir kulun kalbinde bir araya gelmez. Geldikleri takdirde Allah o kula ümit ettiğini verir, korktuğundan da onu emin kılar... Sabit el-Bennani şöyle demiştir: 'oyuna fazlasıyla meyleden bir genç ve ona çok nasihat eden bir annesi vardı. Annesi kendisine derdi ki: 'Ey oğul... senin için bir gün vardır.  

Mücahid bu ayetin tefsirinde demiştir ki: 'ölüm elçilerini gördüğünde, ölüm meleğinin yüzünden bir safha kendisine görünür. ölümün şiddetleri arka arkaya geldiğinde ölümün acılığını ve üzüntüsünü sorma...' Hz. Peygamber (s.a) şöyle dua demiştir: Ey Allahım... Muhammed'e ölümün acılarını kolaylaştır. İnsanlar, ancak cehaletlerinden ötürü, ölümden sakınmıyor ve ölümü büyütmüyorlar... zira ölüm ancak peygamberlik ve velilik nuruyla idrak olunur. Bundan dolayı peygamberlerin ve evliyanın ölümden korkuları büyümüştür,. Hz. İsa şöyle buyurmuştur: 'Ey havariler cemaati... Allah'tan benim için ölüm şiddetini kolaylaştırmasını dileyin... ölümden o derece korktum ki korkum ölüm üzerinde ölmekten beni durdurdu'

Rivayet ediliyor ki Israiloğulları'ndan birkaç kişi bir kabristanın yanından geçtiler. Birbirlerine dediler ki: 'Keşke şu kabristandan bir diriltip öbür alemin durumunu sormak için Allah'a yalvarsaydınız'. Bu temenni üzerine Allah'a yalvardılar. Onlar bu durumda iken alnında secde eseri olan bir kişi kabirden çıktı ve dedi ki: 'Ey cemaat... Benden ne istiyorsunuz?, Ben elli seneden beri ölümü tatmışım... hala kalbimde ölümün acısı sükun bulmamıştır..' Hz. Aişe (r.a) şöyle demiştir: 'Hz. Peygamberin ölümünün şiddetini gördükten sonra, ölümü kolay geçmiş hiçbir kimsenin haline gıpta etmemiştir. Ey Allahım... Ruhu damar, kemik ve parmaklar arasından çekip alıyorsun. Ey Allahım... Ölüme karşı bana yardım et ve ölümü bana kolaylaştır. Hasan, Hz. Peygamberin ölümün tasa ve elemi hakkında şöyle dediğini rivayet ediyor: Ölümün elemi, kılıçla vurulan üç yüz darbe kadardır. Hz. Peygamber'den ölüm ve şiddeti sorulduğunda, cevap olarak şöyle demiştir: Ölümün en kolayı, yün içerisinde bulunan üç köşeli demir diken gibidir. Acaba diken, koparıp çıkaracağı yün olmaksızın yünden çıkar mı?

Hz. Peygamber bir hastayı ziyaret ettikten sonra şöyle dedi: onun ne ile karşılaştığını biliyorum. Ölümün şiddetinden dolayı onun acımayan hiçbir damarı yoktur. Hz. Ali savaşa teşvik ederek şöyle dedi: 'Eğer öldürülmezseniz, öleceksiniz. Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim, Benim için bin kılıç darbesi yemek, yatakta ölmekten daha kolaydır. Evzai şöyle demiştir: 'Kulağımıza geldiğine göre ölen kişi dirilinceye kadar ölümün elemini hisseder'. Şeddad Evs (r.a) şöyle demiştir: 'Ölüm, mü'min için en korkunç tehlikedir. Ölüm bıçkılarla biçilmekten, makaslarla kesilmekten, kazanlarda kaynamaktan daha şiddetlidir. Eğer bir ölü kabrinden gönderilip dünya ehline ölümün acısını haber verse, onlar artık maldan fayda görmez ve uykudan zevk almazlardı'.

Zeyd Eslem, babasının şöyle dediğini rivayet eder: 'Mü'minin üzerinde derecelerinden birşey kalıp da mü'min ameliyle oraya ulaşmazsa, ölüm onun üzerinde şiddetlenir ki ölümün şiddet ve üzüntüsüyle cennetteki derecesine varsın. Kafir bir kimse iyiliğinin karşılığını göremeyeceği için ölüm onun için kolaylaştınlır ki dünyada iyiliğinin karşılığını alsın cehenneme gitsin'. Seleften bir zat hastalara 'Siz ölümü nasıl görüyorsunuz?' diye devamlı sorardı. Bir zaman sonra kendisi hasta olunca bu sefer kendisine 'Sen ölümü nasıl görüyorsun?' diye sordular. Cevap olarak dedi ki: "Sanki gökler yeryüzüne kapandı. Sanki nefesim iğnenin deliğinden çıkıyor'

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Ani Ölüm, mü'min için rahat, facir için üzüntüdür. Mekhul, Hz. Peygamberden şöyle rivayet ediyor: Eğer ölünün kıllarından biri gökler ve yer ehli üzerine bırakılsa, onlar Allah'ın izniyle ölürler. Çünkü her kılda ölüm vardır. Ölümün girdiği şey ölür. Bir damla dünyanın bütün dağları üzerine konsaydı, bütün dağlar erirdi. Yine rivayet ediliyor ki Hz. İbrahim (a.s) vefat ettiğinde Allah Teala kendisinden sordu: Ey dostum, Ölümü nasıl gördün?...Yarab, Islak yünün içine sokulan ve sonra geri çekilen bir dikenli şiş gibi gördüm. İyi bil ki, biz onu senin için kolaylaştırdık. Hz. Musa'nın ruhu, Allah Teala'nın huzuruna vardığında Allah Teala sordu: Ey Musa, Ölümü nasıl gördün?...Sac üzerinde kavrulan bir kuş gibi gördüm. Ölmüyor ki istirahata kavuşsun, kurtulmuyor ki uçsun.

İşte bunlar Allah'ın dostları üzerinde görülen ölüm acılarıdır. ölümün felaketleri üç tanedir: İlk felaketi: Daha önce söylediğimiz gibi, şiddetli koma halidir. İkinci felaket: Ölüm meleğinin suretini görüp onun korkusundan kalbe hakim olmasıdır. Eğer ölüm meleğinin, günahkar kulun ruhunu aldığı zamanki şekline en cesaretli insanın bile bakmaya gücü yetmez.

Rivayet edildiğine göre Hz. İbrahim ölüm meleğine Tacir bir kimsenin ruhunu aldığında üzerinde bulunduğun surette bana kendini gösterebilir misin?' diye sordu. Ölüm meleği 'Bu durumda senin bana bakmaya gücün yetmez' dedi. Hz. İbrahim 'Gücüm yeter' dedi. Melek 'O halde yüzünü çevir' dedi. Bunun üzerine İbrahim (a.s) yüzünü çevirince, simsiyah, saçları dik, kokusu müteaffin, elbiseleri simsiyah, ağız ve burun deliklerinden alevler ve duman çıkan bir kişi gördü. Bunun üzerine Hz. İbrahim düşüp bayıldı. Ayıldığımda melek eski suretine dönmüştü. Bunun üzerine İbrahim 'Ey ölüm meleği... Eğer ölüm anında facir kimseye, görünüşünden başka bir dehşet isabet etmese dahi bu ona kafi gelir' dedi.

Peygamberler sadece komanın dehşetini hikaye ettiler. Ölüm meleğinin suretini görenin hissettiği korkuyu hikaye etmediler.

Eğer bu sureti kişi bir gece rüyasında görse hayatı allak bullak olur. Acaba bir de o şekilde görürse nasıl olur? İtaat eden bir kimseye gelince o, ölüm meleğini en güzel surette görür. İkrime İbn Abbas'tan şöyle rivayet etti: "İbrahim yalnız bir kişi idi. İçinde ibadet ettiği bir evi vardı. Çıkınca evini kilitledi. Birgün evine dönünce içerde bir kişi gördü ve sordu: 'Seni eve kim soktu?' Kişi 'Evin sahibi soktu' dedi. İbrahim 'Evin sahibi benim' dedi. Kişi Hem senden, hem de benden daha fazla bu eve sahip olan bir zat beni buraya soktu' dedi. Hz. İbrahim... Sen meleklerin hangisisin?' dedi. Kişi 'Ben ölüm meleğiyim' dedi. İbrahim daha sonra 'Mü'minin ruhunu kabzettiğin andaki suretini bana gösterebilir misin?' dedi. Ölüm meleği 'Evet... Yüzünü benden çevir' dedi. Bunun üzerine İbrahim yüzünü çevirdi. Dönüp bakınca bir gençle karşı karşıya olduğunu gördü.

İbn Abbas ölüm meleğinin o anki yüzünün ve elbisesinin güzelliğinden ve güzel kokusundan bir nebze zikretti. Bunun üzerine İbrahim 'Ey ölüm meleği... Eğer ölüm anında mü'min senin suretinden başka birşey ile karşılaşmazsa yine de mü'mine bu güzel suretin kafidir' dedi". Koruyucu iki meleğin müşahedesi de bundandır.Vuheyb şöyle diyor: Kulağımıza geldiğine göre hiç kimse amelini yazan iki melek kendisine görünmeden ölmez. Eğer itaatkar bir kul ise o iki melek ona derler ki: 'Allah sana hayırlı mükafat versin. Çoğu kez bizi doğruluk meclisinde oturttun, salih amellerde hazır bulundurdun' Eğer facir ise iki melek ona derler ki: 'Allah sana mükafat vermesin. Çoğu kez bizi kötü mecliste oturttun. Salih olmayan amelde hazır bulundurdun. Bize çirkin konuşmalar dinlettirdin. Bu bakımdan Allah bizden taraf sana hayrı mükafat olarak vermesin'. İşte bu durum, ölünün iki meleğe doğru dikilen gözleridir. Artık o ebediyyen dünyaya dönemez.


Üçüncü felaket, asilerin ateşteki yerlerini görmeleri ve görmeden önceki korkularıdır. Çünkü asilerin Ölüm esnasında güçleri tükenir, ruhları teslim olur, iki şeyden birini haykıran ölüm meleğinin narasını dinlemedikçe ruhları çıkmaz; ya 'Ey Allah'ın düşmanı... Ateşle müjdelen' veya 'Ey Allah'ın dostu... Cennetle müjdelen der... Akıl sahiplerinin korkusu bundandır. Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Sizden bir kimse varacağı yeri bilmedikçe, cennet veya cehennemdeki yerini görmedikçe ölmez. Cabir B. Zeyd'e ölüm anında: 'Canın ne istiyor?' diye soruldu. Cabir 'Hasan Basri'ye bir defa bakmayı' dedi. Hasan Basri, Cabir'in huzuruna vardığında: 'İşte Hasan geldi' dediler. Bunun üzerine gözünü açıp Hasan'a baktı, sonra şöyle dedi: 'Ey arkadaşlar... Şimdi Allah'a yemin ederim sizden ayrılıyor, ya cennete veya cehenneme gidiyorum'

Kulun önünde ölüm zahmetinden başka ne azap, ne üzüntü ne de korku bulunmasa bile, sadece ölüm anındaki şiddet onun gecesini gündüzüne katıp düşünmeye ve ölüm için hazırlanmaya yeterli olurdu... Üstelik ölüm de her an onunla karşı karşıyadır..

Hayret edilecek durum şudur ki; bir insan kendisinin birisi tarafından biraz sonra dövüleceğini bilse, yiyeceği dayağın düşüncesi içinde hiçbir şeyden zevk almaz olur…Ölüm meleğinin her an kendisineölüm pençelerini saplamak üzere olduğunu bildiği halde bundan dolayı herhangibir korku ve üzüntüye düşmez... Bu gaflet içindeki şuursuzluğun tek nedeni kuşkusuz cehalet ve aldanmadır.. Ölüm acısını tatmayan kimseler, onu başka acılarla kıyaslayarak yahut başkasının ölüm anında çektiklerini görerek bunu idrak etmeye çalışır.. Muhakkak ki, ruhsuz olan bir aza acı duymaz. Acıyı ve sancıyı duyanda, çeken de sadece ruhtur. Can çıkması bedeni değil doğrudan doğruya ruhu ilgilendiren bir acıdır ve bu acı ruhun bütün parçalarına sirayet eder. Ruh, bedenin her tarafını kapsamıştır. Ayağa bir diken batacak olsa, acısı sadece ruhun oradaki parçasına sirayet eder. Fakat yangın gibi tüm bedeni kapsayan acılar böyle değildir. Ruh tüm bedene yayıldığından yangında kalma gibi durumlarda tüm ruh bu acıyı duymuş olur.

Ölümün şiddetli sarsıntıları ve meleklerin, inkarcıya ölüm anında ebedi azaplarını müjdelemeleri: Sen bu zalimleri, ölümün 'şiddetli sarsıntıları' sırasında meleklerin ellerini uzatarak onlara: "Canlarınızı bu kıskıvrak yakalanıştan çıkarın, bugün Allah'a karşı haksız olanı söylediğiniz ve O'nun ayetlerinden büyüklenerek yüz çevirmeniz dolayısıyla alçaltıcı bir azabla karşılık göreceksiniz" dediklerinde bir görsen...

Melekleri, onların yüzlerine ve arkalarına vurarak: "Yakıcı azabı tadın" diye o inkar edenlerin canlarını alırken görmelisin. Bu, ellerinizin önceden takdim ettiği işler yüzündendir. Yoksa şüphesiz Allah kullara zulmedici değildir. Ayetlerden açıkça anlaşıldığı gibi, inkar eden bir kişinin ölümü kendisi için büyük bir azaptır. Dışarıdaki yakınları onun rahat yatağında huzurlu bir şekilde öldüğünü sanırlarken o, gerçekte, maddi ve manevi çok büyük bir azabın içine girmiştir. Ölüm melekleri, acı vererek ve aşağılayarak onun canını bedeninden çıkarırlar. Kuran'da, bu melekler inkarcıların canlarını bedenlerinden, "ta en derinden acıyla sökerek çıkaranlar" olarak tarif edilirler. Başka ayetlerde şöyle buyrulmaktadır: Hayır; can, köprücük kemiğine gelip dayandığı zaman, "Son müdahaleyi yapacak kim" denir. Artık gerçekten, kendisi de bir ayrılık olduğunu anlamıştır. İşte inkarcı, artık hayatı boyunca inkar etmiş olduğu o büyük gerçekle yüzyüzedir.

Ölümle birlikte, yaşamı boyunca işlediği büyük suçun, inkarının cezasını çekmeye başlayacaktır. Meleklerin sırtına vura vura, canını en derinden sökerek almaları, kendisini bekleyen sonsuz azabın yalnızca çok hafif bir başlangıcıdır. Bunun aksine ölüm, mümin için büyük bir mutluluk ve neşenin başlangıcıdır. Ruhu en derinden acıyla sökülen inkarcının aksine müminin ruhu, "yumuşacık çekip alanlar" tarafından"güzellikle" ve "selamla"... adeta uykuda ruhun acısızca bedenden ayrılıp farklı bir boyuta geçmesi gibi alınır. Canını almaya gelen melekler ona selam verir... onu cennetle müjdelerler. Melekler güzellikle canını alırlar. Ruhu bedeninden yumuşakça çekilip alınır. Arkasından gelecek müminleri müjdelemek, Allah'ın vaadinin hak olduğunu ve müminler için bir korku ve üzüntü olmadığını haber vermek isterler. Ama buna izin verilmez. Ölümü şiddetli sarsıntılar içinde olur.

Melekler, ellerini ona doğru uzatır ve onu alçaltıcı ve yakıcı bir azapla müjdelerler... ve sonra, yüzüne ve sırtına vura vura canını alırlar. Hastanın yada kaza yapan kişinin ruhu en derinden acıyla sökülür... ruhu köprücük kemiklerine kadar çekilir ve son müdahale yapılır. Ölümle yüzyüze geldiği andaki imanı ve tevbesi kabul edilmez. Gerçeği görmenin verdiği büyük pişmanlık içinde Allah'tan kendisini dünyaya geri çevirmesini ve kaybettiği ömrünü telafi etmeyi talep eder. Ama bu isteği kabul edilmez... dışarıdaki insanların gördüğü "tıbbi ölüm"ün de insana ders veren çok önemli bir yönü vardır. Tıbbi ölümün insan bedenini yok edişi, insana çok önemli bazı gerçekleri kavrama fırsatı verir... bu nedenle, gerçek ölümün ardından söz konusu tıbbi ölüme de değinmek, hepimizin bedenini bekleyen mezar hakkında biraz düşünmek gerekir.                                                              

                                                                                                      

Bu sitenin bütün hakları saklıdır - copyright © 2009 - gezmek.org   

to Top of Page